Ateş Böcekleri Üflemekle Sönmez #3

Ateş Böcekleri Üflemekle Sönmez
'Menekşelerini Üzerime Dikmişken'

"Artık daha iyi hissediyorsun değil mi anne?"
Tezgaha dayanmış sipariş ettiği papatya çaylarının hazırlanmasını bekliyordu Karahan. Tam o anda duydu tanıdık sesi. Yenidoğan sarılığı minik yeğenini ele geçirdiğinden dört gündür hastanedeydiler. Dükkanı açamadığı için Baha'ya kendisine haber gönderene kadar izinli olduğunu söylemişti.
"Evet canım, iyiyim." Kadın mırıldanırken ince silüeti takıldı Karahan'ın gözlerine.


 İstemsiz bir şekilde kaşları çatıldı. "Hastanede ne işleri olabilir?!" diye düşünmeden edemedi. Çayları unutup ikiliye doğru ilerlemeye başladı. Yaklaştıkça fark etti sargıları. Eteğin altından gözüken ayak bilekleri ve sağ kolu dirseğinden bileğine kadar sargılarla kaplıydı kadının. Yüzünün sağ tarafında, elmacık kemiğinin üstünde pansumanının yeni yapıldığı belli olan üç kesik gözüküyordu. Karahan kadının kaza geçirmiş olabileceğini düşündü. "İyi misiniz?" dedi kendisinin bile şaşırdığı endişeli bir ses tonuyla. 
Kadın asla üzerinden silinmeyen ürkekliğiyle adama dönerken, Baha Kara'yı gördüğü için rahatlamış gözüküyordu. 
Genç kadın "İyiyim." diye mırıldandı "Önemli bir şeyim yok."
"Kim yaptı bunu?"
Sesindeki öfke kulaklarına çalındığında, endişelenmeden edemedi adam. Endişesi karşısındaki kadın için değildi üstelik. Kendisi içindi. Hayatının hiç bir döneminde sakinliğini terk eden, kontrolünü kaybeden bir adam olmamıştı. Kadın neyse de kendisinin nesi vardı?


"Bir kaç öfkeli köpeğin karşısına çıkmak gibi bir gaflette bulundum."gibi bir şeyler geveledi kadın kırılgan sesiyle. Adam tepesinde dikilmeye devam ettikçe daha da mahcup hissediyordu kendisini... Yaşadıkları aklına üşüştükçe rengi attı, kırmızı dudakları bile bembeyaz kesildi neredeyse. Endişeli bakışları istemsiz bir şekilde yine etrafı taradı. Karahan gözlerini kadının üzerinden ayırmıyor, hareketlerini izlemekten ziyade neredeyse içiyordu. Belki ona bu kadar dikkat kesilmemiş olsa kadının sözlerine inanabilirdi. Ama sözcüler kadının ağzından dökülür dökülmez beyninin derinlerinde yankılanan tek söz "Yalan söylüyor!" oldu. 
"Renginiz attı." dedi kadına bir kaç adım daha yaklaşarak. Canını yakmamaya özen göstererek dirseğinden tuttu ve sandalyelerden birine oturttu. "Gidip size sıcak bir şeyler alayım." dedi. Kadın arkasından bir şeyler söylese de dinlemeyerek kafeteryada çalışan genç adama ulaştı.
"Varsa bir melisa çayı. Bir de sütlü çikolata." Önüne konan karton bardağı alıp ödemesini yaparken hala kadının neden yalan söylüyor olabileceğini düşünüyordu. Dükkandaki ilk karşılaşmaları geldi aklına. O gün de böyle tedirgin bir hali vardı ve sürekli etrafını kolaçan ediyordu.


 Belli ki peşinde birileri vardı. Aklına gelen ilk kişi kocası oldu. Baha'nın babasından bahsettiğini hiç duymamıştı. Çocuğu ondan kaçırıyor olabilir miydi? Ailesinden de kaçıyor olabilirdi. Belki istenmeyen bir çocuk dünyaya getirmişti. Hırsızlık yapmış olamaz diye düşündü Karahan. O kadar cesur gözükmüyordu. Ama tefeciye borçlanmış olabilirdi. Zaten karşısındaki kişi her kimse psikopatın teki olmalıydı. Aksi halde böylesine savunmasız bir kadına dahası bir kadına bu muameleyi yapan şerefsizin elinden çekeceği vardı. Bardağı kadının önüne koyarken;
"Teşekkürler, size de zahmet oldu." dedi kadın yok gibi bir sesle. Omuzlarını silkmekle yetindi Kara. Baha'nın yanına oturdu. Çikolatayı da ona uzattı.
"Ye bakalım." Eliyle çocuğun sırtını sıvazladı. Normalde konuşmadan yaşayamayacağını düşündüğü çocuğun, geldiğinden beri tek kelime dökülmemişti dudaklarından.
"Endişelenecek bir şey kalmadı. Ben buradayım."
Babacan tavrı Baha'yı gözle görülür bir şekilde rahatlattı. Gözleri karşısında oturan kadının bardağı tutan ellerine kaydı. Titriyorlardı. Daha sonra boynundan sarkan zincirlere tutturulmuş kemiklere takıldı gözleri. Acaba kadının aklından bir problemi falan olabilir miydi? Öyle bir komşuları vardı. Kadın sürekli birilerinin ona saldırıp dövdüğünü anlatıyordu. Yüzü gözü çizikler ve morluklar içinde geziyordu. Sonra her şeyi kendi kendine yaptığı açığa çıkınca akıl hastanesini boylamıştı. Bu fikir canını sıktı Karahan'ın. Derin ve sıkıntılı bir nefes çekti içine.


"İsmim ne demiştiniz?" dedi kadına.
"Süreyya." dedi kadın elindeki bardağı dudaklarına götürürken. Sonra da bir şey hatırlamış gibi aniden ayaklandı. "Artık kalksak iyi olacak."
Gözleri pencerenin ardında, gökyüzünde gezindi bir süre. Kaşlarının ortasında ki çizgi iyice belirginleşti. Baha sözünü ikiletmeden ayaklandı ve annesinin yanına geçti.
"Sizi bırakayım."
"Arabamız var. Teşekkür ederiz."
Karahan karşısındakine başka seçme hakkı bırakmayacak bir tonlamayla,
"Arabaya kadar geçireyim o zaman." dedi. Kadın istemiyormuş gibi gözükse de başıyla onayladı.
Arabaları olduğunu duyunca şaşırmıştı aslında. Ta ki kapıda duran döküntüyü görene kadar. Onlar içindeyken araba dökülmeye başlamadığı için şanslı bile sayılırlardı.


Önünde yürüyen kadın sakince arkasına döndü.  Karahan saçına konan ateş böceğini de o an fark etti. Eğildi ve uçması için ateş böceğine üfledi yavaşça. Kendisine şaşkın şaşkın bakan kadını görünce;
"Ateş böceği..." diye mırıldandı. "Saçınızdaydı." Süreyya gülümsedi. Gözlerini Karahan'ın kahveliklerine dikti. Tanıştıklarından beri ilk kez böylesine tasasız ve umursamaz gözüküyordu. Bu hali ister istemez genç adamın hoşuna gitti. Sanki gerçek Süreyya buydu da Karahan'a ufacık bir an için kalelerinin arkasını gösteriyordu.
"Ateş böcekleri üflemekle sönmez." dedi kadın duru bir sesle.
"Ben... biliyorum." dedi Karahan neredeyse kekeleyerek. Ellerini saçlarının arasına atıp karıştırdı. 'Menekşe rengi gözlerini gözlerime dikmişken böyle aptallaşmam normal' diye düşündü kendi kendine. 'Menekşe mi?' dedi beyninde yankılanan bir ses. Gözlerini tekrar kendisine teşekkür etmeye çalışan kadının gözlerine çevirdi. Koyu kahve gözleri görünce bir an için delirmeye başladığını düşündü. Ama düşününce dükkana geldiği ilk gün de gözleri tıpkı böyle koyu kahverengiydi genç kadının. Babaannesi yüzünden kafayı yemek üzereydi herhalde. Bir daha ona fal falan baktırmayı düşünmüyordu. İkili arabaya doğru ilerlerken içinde bir sıkıntı vardı adamın. Yapmaması gerektiğini biliyordu ama eğer yapmazsa kendisini hayatının sonuna kadar suçlayacaktı. O yüzden Süreyya Baha'nın kemeri takıp kendi kapısına doğru ilerlerken gözleri hızla plakaya ilişti.


Sonra da kendisine el sallayan Baha'ya el sallarken arabanın uzaklaşmasını izledi. Koşar adımlarla hastaneye geri döndü ve doğum katına ulaştı. İlk kez cep telefonu olmamasına bu kadar üzülüyordu. İskender'i her zaman olduğu gibi karısının başucunda buldu. Kapıdan kafasını uzattı ve kendisini ilk kez böylesine kaybetmiş durumda gören kardeşi uyarıyı alıp hızlı adımlarla dışarıya çıktı.
"Neyin var?" dedi İskender endişeyle.
"Telefonuna ihtiyacım." İskender durumdan işkillense bile telefonu cebinden çıkarıp kardeşine uzattı.
"Sorun ne?" Karahan onun sorularına kulaklarını tıkayıp rehberden Ramiz'i buldu ve arama tuşuna bastı. En yakın arkadaşının bariton sesi kulaklarında çınlayana kadar endişeyle etrafında turlamaya devam etti.


"Ne var?"
"Yardıma ihtiyacım var. Birazdan sana bir plaka göndereceğim. Kimmiş, kimin nesiymiş benim için biraz araştırma yapabilir misin?"
Çok yakın arkadaş olmalarına rağmen Karahan daha önce Ramiz'den hiç bir istekte bulunmamıştı. Adam asla alan taraf olmayı gururuna yediremez her zaman veren tarafta olmak isterdi. Görünen o ki birileri ayarlarıyla oynamayı başarmıştı.
"Tamamdır." dedi sakince. "Yarım saate tüm bilgileri elinde olur."  
"Tamam." dedi Karahan rahatlamış bir sesle. O anda fark etti etrafını saran aile üyelerini.
"Neler oluyor?" dedi babası. Telefonunu İskender'e uzatırken her zaman yaptığı gibi kestirip atmayı tercih etti.
"Yok bir şey."
"Hıh." diye burnundan soludu sandalyede oturan yaşlı bunak. Burnunun ucuna düşen gözlüğünü parmağıyla geriye ittirdi. "Ketum şey seni. Kime çektin bilmiyorum ki."
Bastonundan destek alarak ayaklandı yaşlı kadın. "Neyse!" dedi sinirle. "Gideyim de bir türk kahvesi yaptırayım şuna. Dilinin söyleyemediğini telveler söyler bana."
Karahan dışında herkes gülümsedi yaşlı kadına. Genç adamınsa o menekşe saçmalığını bir daha dinlemeye hiç niyeti yoktu. Üstelik kardeşinin kuyruğunda dolaşması gereken bir yarım saati vardı.

-devam edecek-

Yorumlar

  1. Keyifle okudum Ne kadar güzel yazmışsınız.
    Blogunuzu yeni keşfettim.
    Banada beklerim
    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim ama o olsa olsa sizin gözlerinizi güzelliğidir. En kısa zamanda ziyaret edeceğim ♥ Sevgiler...

      Sil
  2. Tüm bölümleri baştan sona okudum ve çok güzeldi. Kaleminize sağlık, merakla yeni bölümü bekliyorum. Yarım saat sonra yayınlansa ne güzel olur :))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Büşra ♥ En kısa zamanda yayınlamayı umuyorum, sen de güzel postlarından mahrum bırakma bizi, daha çok yaz ♥

      Sil
  3. Merhabaa :) Hikayenizi okudum ve bayıldıım, devam bölümlerini büyük bir heyecanla bekliyorum. Çok beğendim bloğunuzu. Çok güzel olmuş. Blogunuzu deeptone sayesinde keşfettim ve takibe aldım. Ben de beklerim :)

    gulmekicinagla.blogspot.com

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim ♥ Çok mutlu ettiniz beni. Deeptone bir tane değil mi :)) Ben sizin blogunuzun zaten sıkı bir takipçisiyim. Siz söyleyene kadar hayalet bir takipçi olduğumun farkında değildim. En kısa zamanda güzel yorumlarla ziyarete geleceğim ♥

      Sil
  4. Sade ve Derin'den geliyorum. Çok güzel bir öykü. "Ateş Böcekleri Üflemekle Sönmez" bayıldım bu başlığa. Ben de karalıyorum bişecikler. İlgilenirsen beklerim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoş geldin öyleyse ☻ Ne mutlu bana... Uçarak geliyorum o halde ♥

      Sil
  5. Çok teşekkür ederim, ziyaretin, yorumun ve takibin için :))

    YanıtlaSil
  6. çok güzeldi bu bölüm yaaaa :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok teşekkür ederimmm ♥.♥

      Sil
  7. Serinin şimdiye kadarki en güzel bölümü olmuş bence. Kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, beğenmene çok sevindim ♥

      Sil

Yorum Gönder

Güzel yorumun için kokulu öpücükler, sevgili okuyucu...

Popüler Yayınlar